Enflasyon nedir?

Basit olarak mal ve hizmet fiyatlarında görülen artıştır. Sağlıklı bir ekonomi için yıllık bazda % 2-3 normal kabul edilmektedir.

Aşağıdaki grafikte görüldüğü üzere ekonomimizin nispeten iyi durumda olduğu yıllarda bile bu rakamın %6’nın altına inmediği görülüyor. Daha geriye gidildiğinde de durum değişmemekte. Peki problem nerede?

Litaratürde bir “enflasyon sarmalından” bahsedilmektedir. Kimileri bunu bir kedinin kendi kuyruğunu yakalamaya çalışmasına benzetir. Kuyruk kaçtıkça kedi kovalar. Kedinin dönüşü hızlıdır veya nispeten yavaştır. Ama kedi dönmeye devam eder ta ki bir sebeple durana kadar.

Kedi yorulduğu zaman durur, enflasyon sarmalı ne zaman durur? Veya daha doğrusu ne zaman olması gereken hıza kadar yavaşlar?

Normal enflasyon oranına sahip olan bir ülke bile aslında enflasyon sarmalındadır. Ancak oran %2’lerdir ve bu ekonomi için olmusuz bir durum yaratmaz. Problem oranın yüksek olduğu bizim gibi ülkelerde görülmektedir. Peki bu sarmalın unsurları neler?

En dar ölçekte ülkemiz için sarmal şu şekildedir: döviz kuru <> faiz <> enflasyon. Döviz kuru çıkar, yani TL değer kaybeder. Sonucunda faiz artar. Faiz artışının direkt sonucu enflasyonda artıştır. O zaman döviz kuru neden artar?

Daha doğrusu şöyle sorulabilir, bir ülkenin insanı kendi parasının neden daha az değerli olduğuna karar verir?

Mevzuyu biraz daha farklılaşırmakta fayda var. Enflasyon dedik, döviz kuru ve faiz dedik. Bütün bu kelimeler finans dünyasına ait. Ancak mal ve hizmet üretiminin/satışının yapıldığı katman olan reel sektör finans dünyasına (katmanına) sıkı sıkıya bağlıdır. Çünkü reel katman ile finans katmanın ayrılmaz bir bütün haline sokan “fiyat” diye birşey var.

Bir şirket düşünelim, sattığından fazla almakta olsun. Daha doğrusu hasılatından daha fazla maliyete katlanıyor olsun. Neticede nakit akışı bir noktada patlayacaktır.

Ülke ölçeğinde harcama/hasılat ilişkisinin karşılığı “cari açıktır”. En basitinden ürettiğinden daha fazla tüketen bir ülke ekonomisi. Tek fark firma ölçeğinde nakit akışının patlaması firmanın iflası anlamına gelir. Halbuki bir ülkeyi kapatıp gitmek diye birşey haliyle söz konusu değildir.

Fiyat reel ile finans piyasalarını bağlar. Ürettiğinden fazla tüketiyorsan bu paranın daha az değerli olduğu anlamına gelecektir. Reel ekonomi finans ekonomisine vurur, finans ekonomisi de dönüp reel ekonomiye.

Bu noktada sarmaldaki unsurları tekrar sayalım: Cari açık, döviz kuru, faiz, enflasyon. Cari açık döviz kurunda yükselişi besler, paranın değerinin azalması faizi yukarı çeker ve sonuç enflasyondur. Enflasyon döner döviz kurunu ve faizi artırır ve bu böyle devam eder. Yani cari açık arttıkça enflasyonun artması tabidir.

Çözümü düşünmeden önce yapılacak iş konunun bu kadar kolay olup olmadığının sorgulanmasıdır. Yani cari açığı düşürürsek enflasyon sorununu çözmüş mü olacağız? Veya belki de şu şekilde sormak lazım, cari açık nasıl düşer?

En son söylemem gereken şeyi ilk olarak söyleyeyim: Enflasyonun gerçek sebebi cari açık değil, ahlaki düşüklüktür.

Bir ekonomide “armut pişsin ağzıma düşsün”, “acaba bugün kimi dolandırayım”, “ne yaparım da fahiş fiyata satarım” gibi düşünceler ile uyanan insanların sayısı normal kabul edilebilecek düzeyin ne kadar üstünde ise o ülkede enflasyon o kadar yüksektir.

Yani ithalatın, gayrısafi milli hasılaya oranı yerine, türk ekonomisi içindeki necaset oranını ölçemeyi ve bunu aşağı çekmeyi öğrendiğimizde enflasyonu normal seviyelere getirmek için büyük bir adım atmış olacağız. Sonrasında “güvenlikli piyasaların oluşturulması”na sıra gelecek. Yani eline bir çek koçanı alanın 50 şirketi vurup kaçamadığı bir ekonomik sistemin oluşturulması gerekecek.

Şöyle bir öneri olabilir: Mesela sosyal medya hesaplarında mavi tıklı hesaplar var. Yani bu hesap sahte değil ve gerçek bir kişiye ait. Dolayısıyla size ondan zarar gelmez der bu mavi tık… Neden ticari hayatta da mavi tıka sahip oyuncular olmasın? Otorite ile şahsi bilgilerinin ne kadarını paylaşırsan o kadar mavi tık alacağın bir sistem mesela…

Yani şu şekilde soralım. Bir firma ürettiği ürünü satarken sattığı kişiden korkuyorsa nasıl sağlıklı bir ticari hayat cari olacak?

Veya mesela şöyle soralım: 2 yıl vadeli çek olur mu? Dahası çekte vade olur mu? Veya çekte niye vade olsun ki? Bir mal satıyorsunuz, eğer vadeli çek kabul ediyorsanız peşin fiyatından daha yüksek bir bedele satıyorsunuz demektir. Yani karşı firmaya kredi açıyorsunuz. Peki siz nesiniz, mal veya hizmet üreten bir işletme mi yoksa banka mı? Belki de bir tefecisinizdir?

Yapılan bir araştırma vadeli çekle yapılan alımlarda bir çok ticari işlemde katlanılan vade farkı oranının bankalardan borçlanıldığında katlanılan maliyetten daha yüksek olduğunu gösteriyor…

Bu arada yukarıda bir yerlerde acaba enflasyonun sebebi gerçekten cari açık mı diye sormuştuk. Belki de cari açık da bir neden değil sonuçtur?

Burada iki baş belası olgu olduğunu düşünüyorum: Rant ve vadeli ticaret. Bunlar aslında temelde aynı necis olguya çıkıyor: “faiz”. Ama hangi faiz?

Eline para geçenin “bir daire alayım, kiraya vereyim düzenli gelirim olsun” dediği bir memlekette üretim nasıl artacak? Yani elinde parası olan düpedüz çukur kazıp toprağa gömüyor… Diyeceksiniz ki neticede daireyi satan kişi parayı alır ve tekrar piyasaya sokar. Gerçekten öyle mi olur? Parayı alır ve gidip boş bir arazi alır ve sonra üzerinde bina inşa etmeye çalışır. Bu süreçte para yine toprağın derinliklerindedir. 100 metre kare arsası olan üzerine 5 katlı apartman yapıp bir dairesinde oturup birini mütaahite verip diğerlerini de kiraya verip gelir elde etme hayalleri kuruyorsa eğer, orada büyük bir problem var demektir?

Daireyi aldın kiraya verdin. Kiracının aylık geliri 3.000 TL ve 3/1’ini sana kira olarak veriyor. 10 bin tane ev sahibi ve 10 bin tane kiracı düşünün. Kiracılar çalışır kazanır 3’te birini yan gelip yatan ev sahibine verir. İyi ekonominin olmazsa olmazları: Etkinlik ve verimlilik. Bu 20 bin kişilik “ekonomide” nerede etkinlik, nerede verimlilik?

Yukarıdaki örneği düşündüğümüzde acaba hangisi daha günah; faiz mi kira mı? Çünkü şöyle düşünün: Kira revaçta olduğu sürece kira tutarları da yüksek olacaktır. Kiralar yüksek oldukça ev sahibi olmayı isteyen kişilerin ev sahibi olması güçleşecektir. Dolayısıyla kira bir nevi hapishane olacaktır birçok kişi için. Haftada 50 saat çalışıp kazandığı paranın 3/1’ini çöpe atmanın adıdır “kiracılık”… Diğer taraftan yattığı yerden para kazanmanın adıdır “ev sahipliği”… Hangisi daha günah: Kira mı faiz mi?

Yastık altında saklanan veya kollarda ve boyunlarda şıngırdayan değerli madenlerden bahsedip de konuyu uzatmayalım…

Bütün bu sorunlar ortada dururken vatandaş dövize yönelir çünkü aynaya bakar ve gerçeği görür. Bir değişim emaresi göremez. Rasyonel “beklentisi” gereği enflasyonun düşmeyeceğine karar verir ve dövize yönelir. Türkiye gibi “milliyetçi” bir ülkede “dolarizasyonun” bu denli revaçta olması en büyük çelişkilerimizden biridir herhalde…

Cari açığın sebebini biraz daha irdeleyelim.

Elini taşın altına koyup ihracata yönelik çalışma yapmanın zorluğu ortada. Buna devletin bulduğu çözüm teşvik… Acaba doğru yöntem mi?

Yukarıda anlattığımız “tehlikeli ekonomik düzende” doğru insanların doğru şeyler yapıp ihracatta sıçrama yapmamıza sebep olmaları ne derece mümkün?

Naçizane bir önerim  var: Devletçi ekonomiden serbest piyasa ekonomisine geçtik, güzel. Ama görülüyor ki bir tıkanma var ve işler olması gerektiği gibi gitmiyor, amaçlanan noktadan uzaktayız.

Acaba başka bir formatta devlet piyasaya girse nasıl olur?

Tamamen ticaret hukuk kurallarına tabi, tarım ve diğer birçok alanda çok büyük sermayeli şirketler kurulsa. Tarım alanında kurulan büyük şirket büyük sorunlarımızdan biri olan toprakların mirasçılar arasında bölünme meselesini halletse. Diğer büyük sorun; yani nerede, hangi ürün ve ne kadar üretileceğinin planlaması tek elden yapılıp uygulasa. Hedefler tutturulduğunda işletmenin bir kısmı halka açılsa bir kısmı da müteşebbislere satılsa ama belli bir kısmı kamunun elinde durmaya devam etse… mesela?

Kuruluş masrafları astronomik rakamlara tekabül eden teknoloji alanında devletin bu şekilde piyasaya girmesi fena mı olurdu?

Dün gece bir kanalda ege cansel ve asaf savaş akad hocayı dinledim. Bu yazıyı yazmaya iten aslında o program oldu. Asaf hoca bir soru sordu, daha doğrusu bir öneri sundu: “acaba sabit kur sistemine tekrar mı geçsek?”. Evet, ülke insanının ahlaki düzeyi, siyasi kampların rasyonellikten uzak halleri ve ülkenin hiçbir şekilde değiştiremeyeceğimiz jeopolitik konumu gereği kesinlikle sabit kur rejimine geçmeliyiz…